Gönderen: hd | Kasım 19, 2008

Ölümün Komşuları / Ali Ayçil

ÖLÜMÜN KOMŞULARI

Tam beş yıldır ölüm haberleri alıyoruz doğumuzdan. Bakuba’dan, Tıkrit’ten, Samarra’dan, Musul ya da Bağdat’tan geliyor bu haberler. Uluslar arası siyasetin ve medyanın kirli koridorlarından geçirilen ölüm, bir karanlık örgütler hesaplaşmasının çetelesi olarak sunuluyor bize.

Ve biz, işkal beşinci yılına girerken, doğumuzdaki kefenleri artık yalnızca birer sayı olarak idrak edebiliyoruz. Müsekkinle uyutulmuş da biraz önce uyanmış bir hasta gibi, haberlerin şurasına burasına serpiştirilmiş her katliam haberini öylesine bir dünya temaşası olarak izliyoruz ancak. Ekranda, Bakuba’nın kanlı bir sokağı gösterilirken, “kızım çayımı tazele” diyor bir baba; bir anne, “eyvah yemeği ocakta unuttum,” diyerek, telaşla mutfağa yöneliyor. Hızını alamayıp, bütün bu “ölümler çetelesini” Irak’ın huzurunu bozmak isteyen “teröristler”in üstüne yıkanlar bile çıkıyor. Zaten istenen de bu: Dünyayı, Iraklının Iraklıyı boğazladığına inandırmak!

Tam beş yıldır ölüm haberleri alıyoruz doğumuzdan. Doğumuz, ruhu çopurlaşan yeryüzünün heyecanını biraz olsun artırmak için tezyin edilmiş bir safari ormanına benziyor sanki. Ama biz hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu kanlı sürek avında, av da avcı da insandan başkası değil. Musul’da yolda yürüyen bir çocuk, ansızın avcının tuzağına düşüyor; Tıkrit’te bir öğrencinin defteri, bütün harfleriyle beraber, onun gövdeden uzağa savrulmuş koluna bekçilik ediyor. Yaşlı bir kadının yüzündeki derin çizgilerden, ince bir kan sızıyor boyna doğru; birden bir vahşet ırmağının yatağına dönüyor yaşlı yüz. Ve akşam gelip çattığında, zırhının arkasına gizlenmiş, kalın duvarların gerisine saklanmış halde bekleyen barbar, büyük bir sükunetle parmaklarını klavyeye götürüp, son günün hasılat raporunu hazırlıyor: Olağan bir gün bu. Topu topu yirmi beş ölü, iki yüz yaralı var!

Tam beş yıldır ölüm haberleri geliyor doğumuzdan. Doğumuzdan güneşler beraber, parçalanmış gelinlikler, kanlı genç kız zülüfleri, kurşunla deşilmiş ergenlik sivilceleri ve sayısız ölü bebek bakışı serpiliyor üstümüze. Ama biz elbette bunları düşünecek değiliz; mutluluğumuza kıran girsin istemiyoruz. Ülkelerimiz arasına çekilen sınırın, acılarımızın arasına da çekildiğini düşünerek içimizi ferahlatacak kadar resmiyiz. Ölüme bile, bir devletin kullukçusu gibi yaklaşıyoruz hiç farkında olmadan. Bizim bayrağımızın altında yaşanmayan katliamların sızısı da bize pek az dokunuyor. Yasalara ters düşen hiçbir yan yok ötedekilerin kederine sırtımızı dönmekte. Oysa şuurunun kapılarını biraz aralık tutanlar, bu efsunlanmış, bu eşyaya ve sınırlara hapsedilmiş halimizin de aslında barbarlığın bir biçimi olduğunun farkındalar. Onlar iyi biliyorlar ki, dünya, katliamların işlendiği yerde değil, katliamların izlendiği yerde asıl kan kaybına uğruyor…

Tam beş yıldır ölüm haberleri geliyor doğumuzdan. Bir ölüm haberi aldığında insan ne yapar? Hele bu komşusunun her gün parça parça katledildiği haberiyse. Bir korku yok, bir şaşkınlık yaşanmıyor, bir dehşet nidası çıkmıyor ağızlardan niye? Niye kimse karalar bağlamıyor, kıbledaşının cesetleri karşısında? Eğer yılda bir kez, komşumuz için yas tutup karalar bağlayabilsek, o saat bozulmaya başlayacak halbuki barbarlığın şivesi. “Bu gün Bakuba’da yirmi beş kişi katledildik,” diyebilsek mesela; diyebilsek ki, Bağdat’ta bir gelinlik kızımızı kirlettiler. Ama bir türlü çözülmüyor dilimiz, ezberimizi bozamıyoruz; renkli vitrinlerin, eğlenceli şarkıların, akşam gezmelerinin, pek işveli gülüşlerimizin ortasında, yumuşak bir kedi gibi zamana yayılıyoruz. Gittikçe uzaklaşıyoruz doğumuzdan, gittikçe barbarlaşıyoruz böylece. Eğer o öldürülenler oğullarımız ve kızlarımız değilse artık, o yaşlı yüzün çizgilerinden akan kan bizim bedenimizden akan kan değilse, o yıkılmış kentlerde biz yaşamıyorsak, o korkunç safari alayı bizim ülkemizde ava çıkmamışsa, öyleyse biz kimiz?

Tam beş yıldır ölüm haberleri geliyor doğumuzdan. Biz insanların değil, ölümün komşularıyız artık…


Cevap bırak

Sizin cevabınız:

Kategoriler