Medeniyetin Aynası Şehir
Bir medeniyetin özü, özetidir şehirler. Bir şehir; mahalle cümlelerinden, sokak kelimelerinden, ev ve bina harflerinden oluşur. Gittiğiniz herhangi yabancı bir şehir, size o ülkenin genel durumu ve insanları hakkında bir şeyler söyler. Şehir, ait olduğu medeniyetin bir nevi kimlik kartı gibidir; milletlerin dini, dili, kültürü, entelektüel seviyesi şehir dokusuna bir nakış gibi işlenir. Bir şehrin sokak ve yollarında gördüğünüz insanlar; şehre ve o şehrin ait olduğu medeniyete dâir çok şeyler söyler.
Geçmiş medeniyetler, şehirlerle kurulmuş ve onların yıkılışıyla da hitam bulmuştur. Günümüzde ise -medeniyetler olmasa da- milletler şehirle var olmakta ve şehirle yok olmaktadır. Hattâ bir milletin mensup olduğu medeniyet ve dinin gerçekte yaşayıp yaşamadığını şehrin dokusundan anlayabilirsiniz.
Allah Resulü (sas), ilk İslâm şehrinin kurucusudur. İslâm medeniyetinin ilk şehri olan Medine, aynı zamanda İslâm âleminin ilk model şehridir. Medine’yi kısaca şu şekilde formülize edebiliriz: Ticaretin merkezi olan bir çarşı veya pazaryeri, buraya yakın bir mescit (Kubâ Mescidi), bu mescit içinde eğitim-öğretim faaliyetlerinin sürdürüldüğü bir medrese (Suffa), devletin idare edildiği ve Allah Resulü’nün (sas) ikamet ettiği Hâne-yi Saadet ve onun müştemilâtı, büyük toplantılar için bir meydan, bu yapılar etrafında örgülenmiş evler, ölümü hatırlatan mezarlıklar ve şehri kuşatan surlarla birlikte savunmayı kuvvetlendirmek maksadıyla kazılmış hendekler… Yaşanacak mekân tercihi açısından da, şehrin yakınındaki ziraat arazilerini ve su kaynaklarını bunlara ekleyebiliriz.
Daha sonra kurulan hemen her İslâm şehrinde binalar, iklim şartları ve diğer mahallî ihtiyaçlar dikkate alınarak biraz daha geliştirilmiştir. Zaman içerisinde pazaryerlerinin özellikleri korunmakla birlikte, içinde birçok dükkânın bulunduğu arastalar, bedestenlerin kurulması ile kapalı çarşılar da yapılmıştır. Ancak İslâm şehirlerinde, pazaryeri ve çarşının Allah Resulü’nün (sas) Medine modelindeki yeri değişmemiştir.
Zamanla çarşılar kendi aralarında şehrin büyüklüğüne ve yaptıkları işlere göre mahalleler tesis etmiş ve buralarda meslek teşkilâtları olan loncalar kurulmuştur. Böylece hem her meslek grubu kendi zanaatını kendi meslek teşkilâtı içinde öğrenmiş hem de şehrin sosyolojik yapısı içinde yer alan çarşı kültürü, şehir bütününde bir doku olmaktan çıkarak fonksiyonel bir organ hâline gelmiştir. Kendi eğitimini veren, kendine has bir kültüre sahip dokulardan oluşan bir organ olarak şehrin çarşı-pazarı, ayrı bir canlılık kazanmış, her meslek grubu çarşı bünyesinde kendini temsil eden –bakırcılar çarşısı, sarraflar çarşısı gibi- yapılar tesis etmiştir.
Efendimiz (sas) döneminde şehrin ve ülkenin idare edildiği ana merkez olarak adlandırabileceğimiz Hâne-yi Saadet de zamanla devletin bürokrasisine göre saraylara dönüşmüş; sultanlar sarayı hem bir hâne, hem de devletin idare edildiği bir merkez olarak kullanmışlardır. Buralarda elçileri kabul usullerinden, saray ve harem hayatına kadar -bilhassa Osmanlı Devleti’nde- bazı gelişmeler olsa da, temel fonksiyon itibariyle herhangi bir değişme olmamıştır.
Şehrin en önemli yapılarından birini teşkil eden mescit ve medrese, zamanla İslâm şehirlerinde tam mânâsıyla külliye şeklinde bir yapıya dönüşmüş, Efendimiz (sas) zamanındaki şehrin gözbebeği olma hususiyetini kaybetmemiştir. Zamana ve şartlara göre, şehrin çarşısına yakın bir yere büyük bir câmi kurulmuş; mektep-medrese, imaret, aşevleri, hastane gibi daha birçok kısım câmi külliyesine eklenmiştir. İslâm şehrinde câmi, toplum ile iç içeliğin bir sembolü olmuştur. Mektep-medresede eğitim faaliyetiyle meşgul olan ilim adamları ile talebeler namaz kılmak için geldikleri câmide halk ile buluşur, namaz sonrası câmi avlusunda veya câmi civarında sohbetler tertip edilir, böylelikle ilim, binaların dört duvarında kapalı kalmaz, halka yayılırdı. Camiler aynı zamanda devlet erkânı ile halkı aynı safta buluşturur, halka rağmen değil Hakk’ın emrine râm olmuş devletin varlığının sürdürülmesinde esaslı bir unsur teşkil ederdi. Camiye gelen devlet erkânı ve halk, cami külliyesinde bulunan hastaneleri, dâru’l-acezeleri ziyaret ederdi. Böylece fakir, garip ve yetimlerin problemleri gözden ırak tutulmamış olurdu.
Çarşıya yakın olan camiler, esnafı namaza teşvik ettiği gibi, âbidevî görünüşüyle her dâim Allah’ı (cc) hatırlatır; ölçü ve tartıda, hak ve hukukun muhafazasında hesabı akla getiren bir uyarıcı olarak hizmet ederlerdi. Okunan ezanlar İslâm şehrinin günlük mesaisini belirler; hayat, namaz vakitlerine göre şekillenirdi. “İşçinin alın teri kurumadan ücretini veriniz!” mealindeki hadîs-i şerîfin hikmetli ikazı gereğince, ücretler günlük verilir, işe başlama ve bitiş zamanı ezanla tayin edilirdi. Meselâ; Osmanlı Devleti’nin bakanlar kurulu diyebileceğimiz Divân-ı Hümâyun toplantısı sabaha karşı saat dörtte başlardı. Mevsime göre ya önce sabah namazı edâ edilip toplantıya başlanır veya teheccüd kılındıktan sonra başlanan toplantıya sabah namazında ara verilirdi. Divan toplantısı sabah namazını müteakip fasılasız bir şekilde öğlen namazından bir saat önceye kadar devam ederdi. Bu noktada divan çavuşu, yemeğin hazır olduğunu bildirir ve yemekler yenirdi. Yemekten sonra, öğle namazı kılınırdı. Sonra arz divanı veya ikindi divanı denen, sadrazamın günlük işleri ve divan kararlarını padişaha arz ettiği bir toplantı yapılırdı. Burada padişahla sadrazam ikindi namazını birlikte kılar, sonra da istişareye başlarlardı. Bu toplantı da akşam namazı ile hitam bulurdu.
Haftada bir defa cuma günleri 45 dakika ile 1 saat arası verilen gün ortası tatili hâricinde başka tatilin olmaması ve bu tatili ezanın tayin etmesi, câmiyi içtimaî hayatın kalbi hâline getirmiştir. Evlilik ve cenaze merasimlerinden mahkemelere kadar birçok içtimaî faaliyetin camide veya cami müştemilâtında gerçekleşmesi, câmiyi hayatın merkezi yapmıştır.
Şehrin can damarlarını oluşturan çarşı, mektep-medrese ve sarayın cami etrafında yer alması, buraların, caminin temsil ettiği mânâ etrafında fonksiyon görmesini sağlamıştır. Böylece, hem topluma yön veren esnaf, ilmiye, seyfiye (askerî sınıf) ve kalemiye (bürokrasi), hem de bütün cemiyet, İslâm’ı hayatlarına hayat kılmıştır.
Ebediyeti çağrıştırdığı düşüncesiyle camiler, devletin bekâsını temsil ettiği mülâhazasıyla da saraylar taştan inşa edilirken, evler, dünyanın fânîliğini tedai ettirdiği düşüncesiyle -zengin fakir fark etmeksizin- ahşaptan yapılmıştır. Bugün Avrupa’da, aristokratlara ait taştan veya mermerden yapılmış binlerce saray ve şato bulunmasına karşılık, İslâm şehirlerinde bu tür örneklerle çok nâdir karşılaşılır. Sadece Osmanlı döneminde bile yüzlerce paşanın görev yaptığını ve bunların her birinin bir köşk veya saraya sahip olduğunu düşünürsek, bunlardan geriye sadece Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı’nın kalması bu hususa iyi bir misâldir.
Efendimiz’in (sas) İslâm şehir modeli o kadar benimsenmiştir ki, şehirlerarası durak ve dinlenme mekânı olarak kullanılan kervansaraylar bile, birer küçük İslâm şehri tarzında inşa edilmiştir. İçinde mescidi, büyüklüğüne göre mescide müteveccih çarşısı, hastanesi, idarî binası ile kervansaraylar, yolcular için önemli fonksiyonlar görmüşlerdir.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde saraylar Boğaz’a kaymıştır. Bu saraylar belki yine camilerini yanlarında götürmüştür; ancak halktan, çarşı-pazardan, mektep-medreseden, hastaneden ve dâru’l-acezeden kopmuşlardır. Buna bağlı olarak çarşı-pazar eski saffetini kaybetmiş; mektep, medreseden kopmuş ve cemiyet, hayatın her sahasında yaşanan bu köklerden kopuşu derinden hissetmiştir. Bu kopuş bazı tezat durumları da beraberinde getirmiştir: Medrese kendini câmiye kapamış, halk ile beraber olamaz hâle gelmiş, buna bağlı olarak medresenin ışığından istifade edemeyen bürokrasi ve seyfiye de alabildiğine dünyaya dalmış ve Hakk’a hizmeti de, halka hizmeti de unutmuştur.
Bugün şehirlerimize baktığımızda bu kopuşların izlerini net bir şekilde görmek mümkündür. Kimliksiz hâle gelen şehirlerimiz, büyük kısmı itibariyle bugün herhangi bir medeniyeti hatırlatmamaktadır. Cami ayrı bir vadide, halk ayrı bir vadide yaşar hâle gelmiştir. Eskiden hayatın bir parçası olan namaz için, artık vakit ve yer tahsis etmek gerekir olmuştur.
Bugün Avrupa genelinde -meselâ Almanya’da- şehir merkezinde kilise, devlet kurumları, pazaryeri ve üniversite beraber yer alır. Oxford Üniversitesi’nin bulunduğu Oxford şehrinde okul ile kilise yan yanadır, yanlarında da devlet kurumları ve çarşı-pazar sıralanır. Avrupa’da bu şehircilik anlayışının Haçlı Seferlerinden sonra ortaya çıkması dikkat çekicidir. Avrupa milletleri, İslâm medeniyetindeki şehir plânını büyük nispette benimsemiş ve başarılı şekilde uygulamıştır.
Bugün İslâm’ı hayatımıza hayat kılmak için, öncelikle şehircilik ve mimarî anlayışımızda köklü değişikliklere ihtiyaç vardır. Çünkü eskilerin dediği gibi: “İnsan yediği gibi yaşar, yaşadığı mekân gibi düşünür.” Bugün insanlara her dâim Allah’ı hatırlatacak, O’nun (cc) nizamını çarşı-pazarda, mektep-medresede hissettirecek mekânlar ne yazık ki pek azdır. Bugün hem fakir ve garipler, hem de ölümü hatırlatan mezarlıklar gözden ve ne yazık ki gönülden de pek uzak kalmıştır. Allah Resulü’nün (sas) kurduğu şehir Öte Dünya’ya bakarken, bugünküler sadece geçici dünyaya bakan bina tarlaları hâline gelmiştir. Geçmişte halk içinde Hak ile beraber olmanın yolları kolaylaştırılırken, bugün Hak ile beraber olmak için, her defasında halktan Hakk’a bir yürüyüş, bir mücadele gerçekleştirmek lüzumu ortaya çıkmıştır.
Nesillerin insana ve cemiyet hayatına saygılı hâle gelmeleri için beslenmeleri gereken temel inanç ve kültür değerleri ancak medeniyetimize ait şehir anlayışını aksettiren temiz ve sağlıklı maddî-mânevî mekânlarda mümkün olabilecektir. Bu yüzden, geçmiş çağların cami ve külliyesi içtimaî sıkıntıların geneline çözüm olmuşken, bugün birçoğu itibariyle sadece namaz vakitlerinde açılan bu müesseseler ortaya diriltici bir ruh ve soluk koyamamıştır.
Genel mânâda şehir mimarisinin -hususi olarak binaların- fert ve cemiyet hayatı üzerinde tesiri son derece büyüktür. Şehir bir medeniyetin özüdür. Medeniyetin dünyaya bakışı şehir gözüyle olduğu gibi, dünyanın bir medeniyete baktığında gördüğü yüzü de şehirdir. Özü olmayan kabuk bir işe yaramadığı gibi, gözü olmayan bir insanın da hareket edebilme ve kendini muhafaza kabiliyeti sınırlı olacaktır. Bundan dolayı, bizi anlatan, bizce şehirlere ihtiyacımız vardır.
Günümüzde şehir plânlamacılarının, mimarların ve mühendislerin bu konuyu beşerî bilimler câmiası ile istişare etmeleri ve İslâm medeniyetine yakışan, insan ruhuna hitap eden, insanı bir bütün olarak ele alan, hiçbir fıtrî ihtiyacını göz ardı etmeyen şehirler inşa etmeleri, toplumumuzun geleceği açısından elzemdir.












Yazınız için teşeşkkürler, bilgi edinebildik
By: Sakarya Devlet Hastanesi on Mayıs 15, 2009
at 2:22 pm