OSMANLI’DA MAHALLE
İNSANLAR, MEKÂNLAR VE GÜNDELİK HAYAT
İnsanların birbirine olan ihtiyacı yer, zaman, mekân koşulları, gelenek ve görenekler, dini inanışlar, her türlü kültürel birikim dâhilinde farklılaşarak da olsa bazı teşekküllere neden olmuştur. Ferdi kuşatan aile, aileyi kuşatan komşular, akrabalar ve cemiyet gibi. Kimi zaman bilinçli, kimi zaman da kendiliğinden vuku bulan birlikteliklerin mekân üzerindeki tesirlerinden birisi de ‘mahalle’nin ortaya çıkışıdır.
Osmanlı şehrinin oluşumunda da mahalleler birer yapıtaşı vazifesini görmüştür. Türklerin Anadolu’ya gelişinden önce surlarla çevrili, dış tehditlere karşı savunma amaçlı sınırlı bir şehirleşme varken, fetihler ve göçle birlikte kalelerin çevrelerinde ‘sur dibi’ denilen yerleşim alanları oluşmaya başlamış ve çoğunluğu gezici olan ticaret erbabı ve halk, devlet büyüyüp güçlendikçe şehirlerde merkezden çevreye doğru yerleşmeye ve mahalleleri oluşturmaya başlamışlardır. Bu organik bir yerleşmedir. Özellikle modernizm ve sanayileşmenin etkileriyle birlikte Avrupa şehirlerinde görülen ızgara tipi şehir planlarından ayrılmaktadır. Avrupa’ da, bazen şehir içi olası karışıklıklara kolayca müdahale edebilmek (Paris örneğinde olduğu gibi) bazen de gelişen sanayi nedeniyle şehir içi araç akışını kolaylaştırabilmek gibi nedenlerle, merkeziyetçi ve modern devletin ideolojik müdahaleleri sonucu şekillenen şehirlerin aksine, bir cami ya da mescit etrafında şekillenen, doğal yapıya müdahale etmeden onunla bütünleşen bir şehirleşme anlayışı hâkimdir Osmanlı’da. Bu yerleşim biçimi iklim başta olmak üzere tüm coğrafi koşullara uyumlu, dolayısıyla çevrecidir. Modernizmin tek tipçi baskısından ve doğaya meydan okuyup, şekillendirmeye çalışan mekanik ruhsuzluğundan uzak, doğal, tekdüzelikten uzak, mütevazı bir yapılaşmadır bu. Sokakların genişletilmesi hususunda ilk müdahil karar Tanzimat Devrinde alınmıştır. 19. Yüzyıl ve sonrası günümüze kadar uzanan süreçte kaybedilen topraklardan tersine göçler, büyük yangınlar, ulaşım şekillerinde meydana gelen değişiklikler, değişen aile yapısı ve cumhuriyetle birlikte hızlanan merkeziyetçi müdahaleler sonucu organik şehir yerleşimleri, ızgara tipi şehirleşmeye doğru evrilmiştir.
Osmanlı’da aile, mahremiyete saygı kaydıyla kurulmuş, tüm münasebetleri de samimiyeti esas alan bir yakınlıkla kutsanmıştır. Mahalle içerisindeki sosyal bağların sağlamlığı, geleneksel komşuluk ilişkilerinin olumlu bağlayıcılığı kimi zaman aile ya da mahalle kurumlarının içine kapalılığı olarak değerlendirmelere neden olmuştur. Osmanlı’da mahalle sosyal bir yapı olmanın dışında iktisadi ve idari bir kurumdur. Bir cami ya da mescit etrafında şekillenen mahallenin üyeleri her şeyden önce cemaat olmanın maddi ve manevi sorumluluklarını taşırlar. Cemaat üyelerinden birisi camiye ya da mescide gelmediğinde sosyal bir sorumluluk duygusu ile sebebi araştırılır, hasta ise ziyaretine gidilir, var olan zaruretleri giderilirdi. Sosyal kurum niteliğindeki camilerin çevresinde hamam, bedesten, hastane gibi yapılarda yer almıştır. Mahallenin idarecisi de imamdır. 2. Mahmud devrinde muhtarlık sistemi kuruluncaya kadar böyle devam etmiştir. İmamların doğrudan padişah beratıyla atanmaları ve belirli özelliklere haiz olmalarının istenmesi de devletin bu husustaki hassasiyetini göstermesi bakımından dikkate şayandır.
Osmanlı’da mahalle kolektif bir yapı olmakla birlikte, gelenekler ve görenekler, içtimai bilinç ve dini ritüeller dışında şehir hayatının idari ve iktisadi bir birimi olarak belirlenmiş, hukuk sistemi içerisinde de müşterek yükümlülükler ile sınırları belirlenmiş bir oluşumdur. Görevlendirilmelerinde hassasiyet gösterilen imamların belirli bir eğitim düzeyinde olmaları ve halk tarafından benimsenip, birçok mesuliyeti yerine getirmeleri gerekiyordu. Çünkü cami mahalle için sadece bir ibadet mekânı değil, toplumundan beklendiği gibi sosyal bir müesseseydi. İmamların bilinen dini vazifelerinin dışında, devletin emir ve yasaklarının mahalleliye bildirilmesinden ve mahallede hasıl olan hukuki sorunların, dilek ve şikayetlerin kadıya iletilmesinden sorumluydular. Yükümlülükleri bununla kalmayıp mahallenin asayiş ve düzeni, temizlik faaliyetlerinin icrası, doğum ve ölüm durumlarında bunların kayıt altına alınması, mahallede ikamet edenlerin kimliklerinin, mesleklerinin, sahip oldukları malların, dahası mahalledeki konut ya da varsa ticarethane gibi mekânların durumlarının tespiti ve kaydı gibi bir nevi bugünün beledi işlerini de imamların yapması gerekirdi. Gayrimüslimlerin yaşadığı mahallelerde de bu anlamda kendi dini liderleri yani hahamlar ya da papazlar vazifeliydi.
Mahalle ile ilgili işlerin icrasında ya da dilek ve şikâyetlerin kadıya iletilmesinde, imam dışında mütevelli ve mahallede sözü geçer belirli kimselerde faaliyet gösterirlerdi. Mahallenin iktisadi bir birim olarak ifade edilmesine neden olan önemli bir husus da, Osmanlı da bir şehir için belirlenen verginin mahallelere bölüştürülmesi sonucu, tespit edilen miktarın imamlar tarafından adilane bir şekilde mahalle efradına paylaştırılması ve toplanmasıdır. Burada karşılıklı sorumluluk ve kontrol mekanizması dışında yine bir sosyal dayanışma ve yardımlaşma şekli olan Avarız Vakıfları’nın ortaya çıkması da toplumdaki hayırseverliğin bir göstergesi olarak dikkat çekicidir. Başkanı imam olan vakfın mütevelli heyeti mahalleli tarafından seçilirdi. Vakıfta toplanan yardımlar ile vergisini ödeyemeyecek durumda olan ihtiyaç sahiplerine destek olunur, cami, mektep vb. kamusal mekânların bakım ve onarımları yaptırılır, ölen kimsesizlerin definleri yapılır, ihtiyaç sahiplerine yardım sağlanır, hatta belirli bir faizle birlikte borç verilirdi.
Devlet kamu hizmetlerine bütçe ayırmayıp vakıflar aracılığıyla bu işlerin yürümesine önayak olmuştur. Birçok kurum vakıf yardımları ile işlerliğini devam ettirmiş, bakım ve onarımlarını yaptırmış ve çalışanlarının ücretlerini temin etmiştir. Cami, mescit, mektep, hastahane, sebil, imaret, tekke gibi kurum ya da kuruluşlar vakıflardan destek alırlardı. Bunlara ek olarak yol, köprü, su kanalları gibi yapıların da vakıflar aracılığıyla inşası ve onarımları yapılabilirdi. Hayırseverler tarafından vakfedilen gelir kaynakları da çok çeşitlidir. Ev, arazi, tarla, tek bir ağaç, dükkân, bir oda, bazı araç- gereçler ve atlar da bağışlanabilirdi. Bir kazan alıp düğün, cenaze ve hayır faaliyetlerinde kullanılmak üzere mahallesine vakfedenler, sadece sokak köpekleri ya da güvercinlerin bakımı için vakıf kuranlar gibi hayırseverlikte zenginliğin değil alçakgönüllülüğün esas olduğunun birçok örneğini de sosyal tarihte görmek mümkündür.
Osmanlı mahallesindeki müttehit yapı ve korumacılığın şekillenmesinde mahalle sakinlerinin çoğunlukla ve doğal olarak aynı din, etnik köken ve mezhepten olmaları, hemşerilik ve akrabalık bağlarının oluşu gibi unsurların etkisi önemlidir. Mahallelerin oluşumundaki bu homojen yapı mahalle isimlerinin de belirlenmesinde etkili olmuştur. Memleket isimleri, meslek grupları, kurucu manevi şahsiyetler ya da önemli kimseler gibi. Birbirine bu denli organik bağlarla kenetlenmiş olan mahalleli yaşam alanına giren çıkanları da kontrol etmeye çalışırdı. Daracık yollar, çıkmaz sokaklar, alt katında penceresi yokken cumbasından tüm sokağın görülebildiği evler korumacılığın mimariye yansımaları olarak değerlendirilebilir. Ayrıca zanaat ve ticaret erbabının çoğunlukla mahallelerden ayrı hanlar, kapalı çarşılar gibi ‘iş merkezleri’ etrafında toplanması da mahallenin dışa kapalılığını ve kontrolünü kolaylaştırmıştır. Mahalleye taşınıp yerleşmek isteyen birinden de en az iki mahallelinin ve imamın kefaleti istenirdi. Ayrıca bir mahallede beş yıldan daha az bir süre oturmuş olanlar gerekli görüldüğü durumlarda memleketlerine gönderilirlerdi. Mahallenin asayiş ve güvenliğinin sağlanmasında kefalet sisteminin işlevsel anlamda katkıları olmuştur. Mahalle sakinleri birbirlerine kefil kılınmış, sonra da imamın mahalleye kefil kılınması aracılığıyla resmi anlamda devlete karşı sorumlu olmuşlardır. Bu anlamda mahallede işlenilen bazı suçlarda da müşterek bir cezai müeyyide uygulanmıştır. Özellikle faili meçhul hırsızlık, cinayet gibi vakalarda ödenmesi gereken cezai bedeller tüm mahalleliden takside bağlanarak temin edilir, maktul yakınlarına, ilgili kişi ya da kurumlara ödenirdi.
Mahalle sakinleri için bir ikametgâh olmanın ötesinde bir kimlik unsuru olarak da değerlendirilebilir. Herhangi bir menfi hadise vuku bulduğunda, mahkemeye intikali sonrası sanığın mahallesindeki durumu, mahallelinin sanık hakkındaki beyanları dikkate alınırdı. Kişinin cemaatin bir parçası olması, ortak sorumluluklardaki hassasiyeti, genel itibariyle mahalle halkı üzerindeki intibaları mahkemeler tarafından fazlasıyla önemsenir, doğrudan kanıtların olmadığı beyana dayalı suçlamalarda davanın sonuçlanmasına dayanak teşkil ederdi. Mahalle halkı imam ve diğer görevli kimseler üzerinde de hukuki çerçeve içerisinde bir kontrol yetkisine sahip kılınır, bu kimselerin görevlerini yapmamaları ya da uygunsuz işlere kalkışmaları gibi durumlarda mahalle halkının şikâyetleri doğrultusunda görevlerinden azledilirlerdi. Ayrıca mahalle sakinlerinin huzur ve güvenliği tehdit eden, genel örfi ve ahlaki kaidelere uymayan kişi ya da aileler hakkında şikâyetçi olmaları durumunda genelde mahalle sakinlerinin lehinde ihraç kararları çıkarılırdı. Fuhşa karışan kadınlarında bulundukları yerden ayrılmaları kaydıyla evlenmelerine izin verilirdi. Aksi durumlarda hapis cezası uygulanırdı. Bu uygulama da hem bu kimselerin kendi huzur ve güvenliklerinin temini, hem de bu tip menfi hasletlerin yaygınlaşmaması açısından önemlidir. Şehir dışından İstanbul’a çalışmak için gelen bekâr kimselerin de mahallelerde değil de iş merkezlerinin yakınlarındaki bekâr hanlarında ikamet etmeleri sağlanarak olası gayri-ahlaki durumlar ya da yanlış anlaşılmaların önüne geçilmeye çalışılmıştır.
Osmanlı devletinin etnik ve dini farklılıkları kabul ederek gerekli kolaylıkları sağlaması, hak ve özgürlüklerin dağıtımında çok sesliliğe müsamaha göstermesi ve bu sayede farklı olanların farkına vararak bir arada tutması toplumsal barışın tesis edilmesini sağlamıştır. Üstelik kefalet sisteminin getirdiği toplumsal öz kontrolle birlikte asker ya da polis gibi modern devletin, gücünü rütbesinden alan asık yüzü yerine bekçilik gibi yerli ve samimi bir birimi oluşturmuşlardır. Bekçi yetkisini içinde yaşadığı halktan, gelenek ve göreneklerden alırken toplumsal dinamiklerle de güvenliğin sağlanabileceğinin bir göstergesi olmuştur.
Osmanlı mahallesinde asayiş ve güvenliğin sağlanmasında önemli görevler üstlenen bekçiler imam ve bekçibaşılara bağlı olarak vazifelendirilirlerdi. Bekçilerin maişeti yine mahalleliden toplanan bahşişlerle sağlanırdı. Geceleri mahallede dolaşarak hırsızlık, yangın gibi durumlara müdahale ederler, halkı uyarırlar, resmi kararları halka duyururlar, Ramazan geceleri de davul çalarlardı.
Bunlara ek olarak evlere ücret karşılığı su getiren sakalar da Osmanlı mahallesinin gezici esnaflarından birisidir. Bu hususta da mahremiyeti muhafaza için çözüm üreten Osmanlı insanı, evlerin giriş kapılarının yanında saka deliği diye adlandırılan taş tekneler yerleştirmişlerdir. Sakalar evlere girmeden duvardaki delikten buraya suyu boşaltırlardı. Sakaların dışında sadece hayır işlemek amacıyla atlarıyla ve ya yaya olarak su dağıtan dervişlerde bulunurdu. Fırıncılarda kendileri ya da çırakları yardımıyla ekmeği evlere dağıtırlardı. Ekmek veresiye dağıtılır, çetele tutulurdu. Bohçacılar, süpürgeciler gibi gezici esnaflar da mahalle aralarında satış yaparlardı.
Osmanlı mahallesindeki bir diğer mekân da mahalle mektepleri veya sıbyan mektepleridir. Cami ve ya mescitlerin yanında, genellikle tek odalı bir taş bina şeklinde inşa edildikleri için ‘Taşmektep’ de denirdi. 5-6 yaşlarından başlayıp 14-15 yaşlarına kadar devam edilirdi. Sabah saatlerinde başlayan eğitime sadece öğle saatinde ara verilir, ikindiye kadar da sürerdi. Genellikle mahalle imamlarının öğretmenlik yaptığı okullara özel olarak öğretmen yetiştiren kurumlar yoktu. Fatih döneminde girişilen, bu okullara yönelik özel bir eğitim programı da bir süre sonra uygulamadan kalkmıştır. İmam ve müezzinler, belli bir yaşın üzerinde olmak kaydıyla okur-yazar kimseler, kız öğrenciler için imam eşleri ve hafız bayanlar öğretmenlik yapabilirlerdi. Bu okullarda doğrudan devlet tarafından yaptırılmayıp, devlet ileri gelenleri, ilim ehli ve cemiyet içerisinde hali vakti yerinde olanlarca yaptırılırdı. Yine okulun ve personelinin giderleri içinde düzenli gelir sağlayacak vakıflar kurulurdu. Külliyelerin bünyesinde bulunan bazı sıbyan mekteplerinde günde iki kez yemek verilir, bayramlarda fakir ve kimsesiz öğrencilere kıyafet alınırdı. Temel olarak okuma-yazma eğitimi ile birlikte dini bilgiler verilir, ahlaki sorumluluk ve uygulamalar, âmin alaylarında okumak için ilahiler öğretilirdi. İlk üç yıl içinde Kuran-ı Kerim hatim ettirilirdi. Aritmetik ve güzel yazı çalışmaları da yaptırılırdı. Perşembe yarım gün, Cuma tam gün tatil edilirdi.
Okula yeni başlayacak öğrenciler için merasimler düzenlenirdi. Bunlara ‘Âmin Alayı’ denilirdi. Ailelerin nüfuzları dâhilinde epeyce külfetli merasimler düzenlenebilirdi. Merasim öncesi ev temizliği yapılır, ikramlık ihtiyaçlar tedarik edilir, çocuğa kıyafet alınırdı. Çocuğun fesi nazar boncuğu ve takılarla süslenir, sırmalı cüz kesesi alınıp boyna asılır, at veya araba temin edilirdi. Yine mektep hocası ve varsa yardımcısı için aile olanaklarına göre hediyeler hazırlardı. Eve kadar gelen diğer öğrencilere ve diğer misafirlere lokma, simit, şeker gibi ikramlarda bulunulurdu. Âmin alayını izlemek için özellikle mahalleli kadınlar yollara çıkar, okula başlayacak çocuk at veya araba ile giderken, birisi öğrencinin rahlesini ve minderini taşırdı. Mektep çocukları okulda öğrendikleri ilahileri okuyarak ilerler, aralarda yaşça küçük olanlar ‘Âmin’ diye bağırırlardı. Hoca ilk gün öğrenciye harfleri okutur, sonra dualar edilir, yine öğrenciler hep bir ağızdan ‘Âmin’ derlerdi. Yeni öğrencinin ailesi diğer çocuklara harçlık, hocaya da hediyeler ve duruma göre kese içinde para verirlerdi.
Bu okullarda verilen eğitim belirli bir disiplin dâhilinde değildi. Fatih’in bu okullara yönelik öğretmen yetiştirme çabaları da sonuçsuz kalmıştı. 2. Mahmud ilköğretimi zorunlu hale getirmek gibi reformlar icra etmiştir. Özellikle de Tanzimat’la birlikte dış baskılar ve kısıtlı da olsa bazı iç dinamikler sayesinde birçok yeni uygulamaya gidilmiştir. Sultan Abdülmecid’in de çocuklarını, kendi eliyle mektebe kaydettirmesi bahse değer bir hadisedir. (Günümüze kadar kalan örnekler arasında en bilinenlerinden birisi olarak, Cağaloğlu Yokuşu’ndaki Tersane Emini Yusuf Ağa Sıbyan Mektebi, bugün Milli eğitim Bakanlığı Yayınları satış bürosu olarak hizmet vermektedir.)
Osmanlı mahallesinde 16. Yüzyıl ve sonrası için bahse değer bir diğer mekân da kahvehanelerdir. Kahvenin ortaya çıkışıyla ilgili farklı rivayetler olsa da ilk kez Yemen’de içilmeye başlanılan kahve, 16. Yüzyılın başında Hicaz ve Kahire gibi merkezlere yayıldı. Yaklaşık on yıllık bir süre içerisinde, muhtemelen hac kervanlarının da etkisiyle Suriye’ye ulaştı. 16. Yüzyılın ortalarında da iki Suriyeli, Hakem ve Şems İstanbul’da ilk kahvehaneyi açtılar. Bazı kaynaklara göre de bu işten bir servet kazandılar. Çok önemli bir ticaret aracı haline gelen kahvenin ve kahvehanelerin kimi zaman dini muhalefete, türlü tartışmalara ve yasaklara rağmen yayılışında menşei ve yapısı itibariyle sadece Müslümanlara özgü bir kurum oluşu önemlidir.
Kahve ile ilgili birçok tartışma ve vakıa yaşandı. Hukuk sisteminin işleyişini anlamak açısından bu hadiselerden bir tanesini anmak yerinde olacaktır. Kahveye karşı ilk muhalefetin görüldüğü yer Kahire’dir. Şafii bir din bilgini olan Sunbati kahve aleyhine fetva vermekle kalmayıp, bu hususta eleştirel risaleler yayınladı. Ayrıca kahveye muhalif olan grupları kışkırtıcı vaazlar da verince bir grup vatandaş bazı kahvehaneleri basarak müşterileri dövdü ve çevreye hasar verdi. Kahve tiryakileri de galeyana gelince hadiseyi bir Hanefi kadısına naklettiler. Karar vermeden önce kadı ulemadan konu hakkında bilgi almakla kalmayıp, bir meclis tertip etti. Bir grup kimseye belirli miktarlarda kahve ikram edildi ve bir zaman dâhilinde sarhoşluk ya da menfi tepkiler hâsıl olup olmadığı gözlemlendi. Olumsuz belirtiler görülmeyince, tiryakileri memnun edecek bir karara vardı.
İstanbul’da da kahvehaneler farklı tepkilere neden olmakla birlikte kısa sürede sevilip yaygınlaşmıştır. Evlerde şartların her zaman uygun olamayacağı, cami ve mescit gibi diğer sosyal mekânların da belli kurallar ve yaptırımlar dâhilinde kullanıldığı göz önüne alınırsa, erkekler için ister gündüz ister gece olsun evden çıkmak, sohbet etmek, farklı hadiselerden haberdar olmak, zamanla yaygınlaşacak meddahlar ve türlü eğlencelere katılmak elbette ki yeni ve cezbedici bir şey olmalıydı. Üstelik kahvehaneler sadece dünyevi bir eğlence alanı değil, aynı zamanda gezici dervişlerin, din adamlarının türlü hikâyeler ve nasihatlerle müşterileri eğlendirirken bilgilendirdiği mekânlardı. Din adamları, dönemin münevverleri, edebiyatçılar kahvehanelerin gediklisi haline geldikçe, bu mekânların bazıları bir kıraat ve entelektüel toplantı yeri haline de geldi. Hatta bir dönem kahvehanelerin bu özelliğine atıfta bulunularak halk arasında ‘Mekteb-i İrfan’ bile denilmiştir. Tabii bu bütün kahvehaneler için geçerli olmadığı gibi bu mekânlarda kendi arasında kategorize olmuşlardır. Mahalle kahvehaneleri, semai kahvehaneleri, yeniçeri kahvehaneleri, esrar kahvehaneleri, tulumbacı kahvehaneleri…
Kahvehaneler oluşturdukları kamuoyu açısından değerlendirildiğinde bir sivil toplum kuruluşu işlevini de görmüşlerdir. Çünkü kahvehanelerde sohbet konularının büyük çoğunluğu hükümet işlerine yönelik yorumlar ve tenkitlerdi. Söylentinin gücüyle beslenen bu içtimai potansiyeli kendi lehine kullananlar bazen ahaliyi iktidara karşı ayaklandırmışlardır. Bazı isyanlarda ilk tertip mekânı kahvehane olmuştur. Bu sebeple 2. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kapatınca, bunlara ait kahvehaneleri de yıktırdı. Abdülhamit’in jurnalcileri de kahvehanelerde gezerdi ya da kimi zaman kahvecinin kendisidir. Cumhuriyet döneminde de siyasetin nabzı kahvehanelerde tutulur, bir köyü ya da şehri ziyaret eden siyasetçi oy dilenmek için kahvehanenin yolunu tutardı.
Osmanlı mahallesinin mütevazı ve içe dönük mahalle yaşantısına kahvehanenin kayda değer bir etkisi olduğu görülüyor. Mahallenin sınırlarını esneten bir mekân oldu kahvehane. Farklı muhitlerden insanlar bir araya geldiler. Siyasi, edebi, içtimai ya da alelade meseleleri konuşup tartıştılar. Yemeklerin evde yenildiği, eğlencelerin evde yapıldığı bir toplumda sosyal bir farklılaşmaya neden oldu. Ayrıca kahve ve kahvehane gibi yeni ve tartışmalı kavramlar karşısında, belli çevrelerce yeniliklere kapalı olduğu iddia edilen ulemanın ve Osmanlı insanının uzlaşmacı tutumuna da dikkat edilmelidir.
Mahallenin kuruluşunda birleştirici bir unsur olan camiler ve ya mescitler, eğer var ise külliye, hastahane, sebil, imaret gibi yapılar ve mahalle mektepleri kamusal mekânlardır. Mekânlar insan için vardır ve insanla değer kazanır. Tüm bu mekânların ortak özelliği ise ferdi değil toplumsal nitelikler taşımalarıdır. Kolektif bir şuurun ve ortak toplumsal ihtiyaçların şekillendirdiği mekânlar, toplumun yapı taşı olan insan hakkında ipuçları barındırsalar da bu yeterli değildir. İnsanın kişisel olarak şekillendirdiği mekân, yani evi hem iktisadi, hem sosyal hem de psikolojik bir tahlil unsurudur. Osmanlı insanını yakından tanımak için nasıl bir evde yaşadığına da bakmak gerekir.
Osmanlı evi deyince farklı kültürlerin bir arada yaşadığı, iklimsel ve yüzeysel koşulların, yapı malzemelerinin farklılık gösterdiği büyük bir devletin sınırları içinde ortak bir modelden bahsetmek mümkün değildir. Osmanlı devletinin başkenti ve kültürel çeşitliliğin de zirvesi olan İstanbul, bu konuda en çarpıcı modeldir. İstanbul odaklı bir inceleme söz konusu olduğunda ise 18. Yüzyıl öncesine ait saraylar ve cami gibi kamusal mekânların dışında, sıradan vatandaşa ait ev örneği yoktur. Büyük yangınlar, doğal afetler ve tabii ki doğal aşınma tamamı ahşap ya da ahşap karkas bu yapıların günümüze ulaşmasını engellemiştir. Eldeki kaynaklar incelendiğinde ise Osmanlı evi ve ev içi yaşam kültürü ile ilgili farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Oysa Osmanlı öncesi kültürel köklere dayandırılarak belirli bir konut tipolojisi çıkarmak zordur. Ayrıca döneme, yaşam koşullarına, ekonomik duruma, sosyal statüye, çevresel faktörlere, kültürel etkileşimlere ve zorunlu göçlerle nakledilen farklı anlayışlara göre şekillenen bir mozaik söz konusudur. Tüm bu argümanlar göz önüne alındığında 16. Yüzyıl Osmanlı evi ile 18. Yüzyıl Osmanlı evinin birebir aynı olmadığı ortadadır. Ama ortak özellikler ve farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda Osmanlı evleri hakkında bir takım veriler ortaya konabilir.
Evler genellikle bir ya da iki katlıydı. Avlu evlerin büyük çoğunluğunda bulunan önemli bir unsurdu. Hatta evler sahiplerinin mahiyeti nispetinde büyüdükçe avlu sayısı da iki, üç hatta dörde çıkabilirdi. Arka, diğer deyişle iç avlu aile üyeleri tarafından kullanılırdı. Ön avluda ise fırın, mutfak, helâ, ahır gibi ihtiyaca yönelik işlevsel kısımlar bulunurdu. Genel olarak iş alanları kapalı çarşılar, bedestenler gibi iş merkezlerinde toplansa da bazen mahalle içinde de dükkânlar olabilirdi. Günümüzde de sıkça rastlanılan ‘altı dükkân üstü ev’ tarzı konutlar da vardı.
Odalar ise Yeniçağ başı Avrupa evlerinde olduğu gibi iç içe yapılmazdı. Odalar arasında sofa ya da eyvan denilen kısım bulunurdu. Oda sayısı yine kişinin iktisadi durumuna, ailenin ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterebilirdi. Ama farklı kaynaklardan elde edilen bilgiler derlenip tahlil edildiğinde, evlerin büyük çoğunluğunun küçük ve mütevazı olduğunu söylemek mümkündür. Evlerin hepsinde ocak, gömme dolaplar, raflar ve yüklük müşterek özelliklerdi. Yataklar yüklüğe kaldırıldıktan sonra aynı oda gündelik oturma için kullanılırdı. Birçok evde ayrı bir mutfak bulunmazdı. Genellikle bir odanın belirli bir bölümü ya da avludaki fırın ve çevresi mutfak gibi kullanılırdı. Evlerin çoğunda oturmak için minderler ve zamanla yaygınlaşan sedirler olurdu. Yaygı olarak halı, kilim, keçe ve hasırlar kullanılırdı. Sedirlere de uygun halılar serilebilirdi.
Yataklarda ve yorganlarda genellikle pamuk kullanılırdı. Günümüzde de çeyizlerin bir parçası olmaya devam eden saten, ipek ve atlas yorganlar, geçmişten günümüze bir ev kültürü mirası olarak kalmıştır.
Yemek için çoğunlukla bakır kap kacak kullanılırdı. Ayrıca seramik ve toprak kaplarda bulunurdu. Bakır kaplar genellikle gezici bir esnaf olan kalaycılara verilirdi. Yemekler yer sofrası dediğimiz sini üzerinde yenirdi. Herkes bir kaptan yerdi. Tüm kap kacaklar, giysiler, kitaplar dolaplarda, çekmecelerde, raflarda ya da sandıklarda muhafaza edilirdi. Özellikle de sandıklar 16. Ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı evlerinde en çok kullanılan eşyalardandır. Ama sandığın günümüzdeki gibi dekor amaçlı değil, basit ve işlevsel öneme haiz olduğunu da unutmamak gerekir.
Temizlik ve yıkanma hususlarında en kayda değer konu evlerin tamamına yakınında helânın bulunmasıdır. Bu elbette ki geleneksel temizlik ve su kültürü ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca fetihten önce Bizans’tan kalan lağım kanalları Osmanlı tarafından elden geçirilip, genişletilmiştir. Böylece gerekli altyapı kolayca sağlanabilmiştir. Fakat ev hamamları konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Konutlarda akar su olmadığı göz önüne alınırsa bu daha kolay anlaşılabilir. Evlerde kuyular açılarak su ihtiyacı karşılanıyordu. Akar su ise saraylarda ve birkaç üst düzey kimsenin evinde bulunurdu. İnsanlar şehirde çok sayıda bulunan hamamlarda temizlenirlerdi.
Özetlemek gerekirse, Osmanlı toplumunda evler zamana ve kişilerin statülerine göre değişiklik gösterse de genel bir sadelik ve özellikle ev eşyalarına bakılınca hemen her kesimi kapsayan bir mütevazılığın hâkim olduğunu söylemek mümkündür. Mahalle hayatının bütününde de karşılıklı yardımlaşma, vakıflar, asayiş ve güvenliğin temini, kamusal yapıların ve çalışanların maişeti gibi konularda mahalle halkının kendi olanakları doğrultusunda oluşturulan ve işletilen tüm kurumların asırlarca devamlılığının sağlanabilmesi de bu mütevazılığın yansımalarıdır. Mahalle ile ilgili unsurlar anlatılanlarla sınırlı olmadığı gibi sosyal tarih araştırmaları devam ettikçe yenileri de eklenecektir. Osmanlı mahallesi için bahsi geçen kurumlar, kişiler ve kavramların her biri, birçok eserin temeli olacak derinliğe sahip tarihi ve kültürel unsurlardır. Bu yazının hazırlanmasında da istifade edilen çok değerli dönemsel kaynaklar ve güncel araştırmalar, kaynakçada konuyu derinlemesine araştırmak isteyen meraklı okurların ilgisine sunulmuştur.
KAYNAKLAR
‘Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı’ Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ( Kitabevi-2001)
‘İstanbul Mektupları’ Basiretçi Ali Efendi (Kitabevi-2001)
‘Soframız Nur Hanemiz Mamur-Osmanlı Maddi Kültüründe Yemek Ve Barınak’ Editörler: Suraiya Faroqhi, Christoph K. Neumann (Kitap Yayınevi-2006)
‘16-18. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’ Robert Mantran (İmge Kitabevi-1995)
‘Muharrir Bu Ya’ Ahmet Rasim (MEB Yayınları-1990)
‘İstanbul’a Hasret’ Necip Fazıl Kısakürek (Büyük Doğu Yayınları-2005)
‘İşgal İstanbul’u’ Ernest Hemingway (Milliyet Yayınları-1970)
‘Abdülhak Şinasi Hisarın Eserlerinde Geçmiş Zaman ve İstanbul’ Nesrin Tağızade Karaca (Kültür Bakanlığı Yayınları)
‘Kahveler Kitabı’ Salah Birsel (Sel Yayıncılık-2002)
‘Kahve ve Kahvehaneler’ Ralph S. Hattox (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-1998)
‘Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam’ Suraiya Faroqhi (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-2008)
’18. Yüzyıl Kadı Sicilleri Işığında Eyüp’te Sosyal Yaşam’ Haz: Tülay Artan (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-1998)
‘Osmanlı’da Asayiş Suç ve Ceza’ Haz:Noemi Levy,Alexandre Toumarkine ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları)
‘Şeriattan Kanuna Ebussuud ve Osmanlı’da İslami Hukuk’ Colin Imber ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları-2004)
‘Osmanlı’da Hayırseverlik Kudüs’te Bir Haseki Sultan İmareti’ Amy Singer ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları-2004)
‘İstanbul Anıları 1897-1940’ Hagop Mıntzuri ( Tarih Vakfı Yurt Yayınları-1993)
‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba’ Daniel Panzac (Tarih Vakfı Yurt Yayınları-1997)
‘Cenap Şahabettin ,İstanbul’da Bir Ramazan’ Haz:Abdullah Uçman (Kitap Yayınevi-2006)
‘İstanbul’ Edmondo De Amicis (Türk Tarih Kurumu Yayınları-1993)
‘Kaptan Paşa’ Adolphus Slade (Boğaziçi Yayınları-1973)
‘Tarihi ve Efsaneleriyle İstanbul Semtleri’ Niyazi Ahmet Banoğlu (Selis Kitaplar-2007)
‘Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul’ Haz: Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı (Yapı Kredi Yayınları-2003)











