Gönderen: hd | Eylül 7, 2009

İbn Haldun Sosyolojisinde Kent ve Kentleşme / Kadir CANATAN

İBN HALDUN SOSYOLOJİSİNDE KENT ve KENTLEŞME

1. GİRİŞ

Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika kıtalarında sanayi toplumlarının ortaya çıkması, yepyeni bir üretim tarzı ve buna bağlı olarak yeni bir toplumsal yapı ve ilişkiler doğurmuştur. Bu nedenle söz konusu yüzyılın hemen hemen tüm klasik sosyal bilimcileri ve hatta onlardan sonra gelen kuşak, bu köklü transformasyonu anlamaya ve betimlemeye çalıştılar. Tönnies’in cemaat-toplum ikilemi, Marks’ın feodalizm-kapitalizm ayrımı, Weber’in mekanik dayanışma-organik dayanışma modelleri ve buna benzer diğer tüm düalist ayrımlar, geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki farklılıkları kavramsallaştırmaya dönük çabalardır.

İbn Haldun da, tıpkı bu çağdaş sosyal bilimlerin öncüleri gibi, ama onlardan çok daha önce, kendi yaşadığı çağda ve coğrafyada meydana gelen önemli toplumsal değişimleri gözlemlemiş ve onları tanımlamaya çalışmıştır. O, söz konusu dönüşümü açıklarken, eski ve yeni yaşam biçimine tekabül eden “bedevilik” (göçebelik) ve “hadarilik” (yerleşiklik) kavramlarını kullanmaktadır. İnsanların toplumsal bir yaşam kurmak zorunda olduklarını saptayarak işe başlayan Haldun, insanlık için göçebe ve yerleşik yaşam tarzının birbirlerini takip eden doğal ve zorunlu iki aşama olduğunu belirtmektedir. Ne zaman ki, insanlar kendi ihtiyaçlarından fazla (artı ürün) bir zenginlik ve genişlik elde ederler, işte o zaman yerleşik hayata geçmeye başlarlar. Ona göre ister göçebe olsun, ister yerleşik olsun toplumsal yaşamın temeli ekonomik etkinliklere bağlıdır. Ancak bu konuda o, daha sonra, tüm üst-yapısal kurumların altyapı (ekonomik temel) tarafından belirlendiğini ortaya atacak olan Karl Marx ve onun izleyicileri gibi, ideolojik bir saplantıya düşmemiştir.

Ona göre toplumsal yaşam, tek bir faktöre indirgenemeyecek kadar karmaşık bir olgudur. İnsanlık, yerleşik yaşama geçtikten sonra önce köyler ve kasabalar kurmaya çalışmış, daha sonra daha kalabalık nüfusları barındıran kentler kurmaya yönelmiştir. Kentsel aşamada toplumun refah düzeyi arttıkça artmakta ve toplumsal yaşam güzel sanatlar, estetik, sanayi, işbölümü ve uzmanlık gibi gelişmelere tanık olur.

2. KIR VE KENT SOSYOLOJİSİ

İbn Haldun, sadece sosyoloji biliminin ilk kurucusu değil, bunun yanında Batı dünyasında sosyoloji biliminin gelişmesiyle ortaya çıkacak olan birçok uzmanlık dalının da temellerini atmıştır. Onun sosyolojisi, göçebelik-yerleşiklik ikilemi üzerine kurulduğu için o aynı zamanda kır ve kent sosyolojisi alanlarında da görüşler ileri sürmüştür. Ancak ne var ki, onun bu görüşleri belli bir coğrafya ve zamanla sınırlı gözlemlere dayandığı için her zaman genel ve evrensel değil, daha çok tarihsel ve yerel özellikler taşımaktadır. Onun kır ve kent yaşamının farklılıklarını belirleyen görüş ve gözlemleri kutupsal bir mahiyet arz etmektedir.

Ona göre göçebeler, kent halkına kıyasla hayır ve iyiliğe daha yatkın olup onlara kıyasla daha yüreklidirler. Kentliler, siyasal yönetimlerin ve eğitim kurumlarının disiplini altında giderek cesaret ve yiğitliklerini kaybetmektedirler.

İbn Haldun göçebe ve yerleşik-kentli toplumları ayrıştırmada anahtar bir öneme sahip olan ve onun sosyolojisinin temel kavramlarından olan “asabiyet” (aidiyet ve yardımlaşma ruhu) kavramını kullanmaktadır. Ona göre kent yaşamında asabiyet bağı çözülerek ortadan kalkmaya yüz tutar. Bu nedenle asabiyet bağının güçlü olduğu göçebeler, kolayca yerleşik toplumları mağlup ederler.

Haldun’a göre kentleşme, sadece coğrafi bir hareketlilik değildir, aynı zamanda eski yaşam tarzını bırakıp yeni bir yaşam tarzına geçmektir. Bu anlamda kentleşme, kentlileşmeyi de içeren bir süreçtir. Ancak İbn Haldun kentlileşme konusunda oldukça kötümser bir görüşe sahiptir. Çünkü kentlileşme, ahlaki çözülme ve çürümeye neden olmaktadır: “Şehir ahalisi her çeşit lezzetler, bolluk ve genişlik içinde yaşamaya alıştıkları, dünyanın ve kendi arzu ve heveslerinin düşkünü oldukları için şehirlilerin fena ve bozuk birçok huy ve kötülükleriyle nefislerini lekelerler. Bundan dolayı iyilik yollarından o nispetle uzaklaşırlar.”1

Kentlerdeki ahlaki düşüş ve çözülme, görevi insanlara doğru yolu göstermek olan siyasal yönetimlerin de baskıcı davranmasına neden olur: “Din duygusu zayıflayarak insanlar şehir hayatı yaşamaya başladıklarında hâkim ve valiler şiddetli hüküm, ceza ve kaidelerle onları idare etmeye ve din, şeriat öğretim usulüyle değil, sunî bir surette öğretmeye başlandıktan sonra, insanların şecaat ve bahadırlıklarının kuvveti eksilmiştir.”2

3. KENT VE DEVLET İLİŞKİSİ

İbn Haldun’a göre bir toplumun siyasal örgütlenmesi ile kentlerin kuruluşu ve gelişimi arasında çok sıkı bir bağıntı bulunmaktadır. O, bu önermeyi desteklemek için kent ve devlet ilişkileri konusunu detaylı bir şekilde ele almıştır. Kent ve kasabaların kuruluşu, devletin kuruluşundan önce olup söz konusu yerleşim birimleri devletin “ikinci evresi”nde gelişirler. Kentleşme, kamu gücünü örgütleyecek ve toplumu belirli bir yönde yönlendirecek olan bir gücün (devletin) varlığını gerektirmektedir. Kent ve kasabaların ömrü, devletin ömrüyle doğru orantılıdır. Eğer devletin ömrü kısa olur ve yıkılırsa, kentin imarı durur ve giderek yıkılmağa yüz tutar. Aksi durumda devletin ömrü uzun olursa, kale, hisar, köşk gibi büyük bina ve yapıların inşa edilmesinin ardı arkası kesilmeden devam eder, nüfus artar, pazarlar ve kentler genişleyip gider. Bağdat, Kayrevan, Kurtuba, Mehdiye ve Kahire gibi kentler, bu şekilde oluşup gelişmişlerdir. Eğer kentlerin etrafında ve civarında dağlar ve verimli topraklar bulunursa, ancak o zaman kentler varlıklarını koruyabilirler. Batı’da Fas, Bicaya ve Doğu’da Acem Irak’ındaki kentler buna türün örneklerini oluştururlar. Uygun çevresel ve ekonomik olanaklara sahip olmayan kentlerin bayındırlıgı kısa zamanda kaybolur ve bunlar harap olur giderler. Eski Fustat (Mısır), Kufe, Kayrevan, Mehdiye ve Beni Hamad kalesi bu şekilde harap olmuştur.

Mevcut devletin yıkılmasıyla birlikte kentleri yıkılmaktan kurtaran bir başka faktör de, yeni kurulan devletin bir kenti kendisine başkent olarak seçmesidir. Fas ve Kahire örneklerinde olduğu gibi bu durumda kent “ikinci” bir ömür kazanır. Devletin kentleşmeyi teşvik etmesinin ve var olan şehirleri ele geçirmesinin iki ana nedeni vardır. Birinci neden, savunmadır. Devleti kuran güç, kendisini alaşağı etmek isteyen karşıt güçlere karşı koyabilmek için onların sığınacakları yerleri (kentleri) ele geçirir ve onlara karşı kentlerde mevzilenirler. İkinci neden, sosyal yaşamın eksikliklerini tamamlamak ve bayındırlığını geliştirmektir. Çünkü yerleşik yaşam, göçebe yaşamından farklı bir temel gerektirmektedir. Büyük kentler ve heykeller, devletlerin güçlerinin göstergeleridir. Bazı büyük yapı ve heykeller, bazen arka arkaya gelen birçok devletlerin ortak eserleri olurlar. Mısır’ın ehramları, Kisraların takları ve Batı Afrika’daki kemerler üzerinde birbirlerine bağlanarak yapılan su kanalları gibi eserler büyük bir organizasyon yanında, ileri derecede bir bilim ve teknikle gerçekleştirilmişlerdir. İbn Haldun, devlet ile kent arasında öylesine güçlü bir ilişkiler sezinlemektedir ki, devletlere başkentlik ve hükümet merkezliği yapmış ileri derecede bayındır kentlerin onları ayakta tutan devletlerin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkacağını söylemektedir.

4. KENTLEŞMENİN KOŞULLARI

İbn Haldun, kentlerin kuruluşu sırasında bazı koşullara uyulması gerektiğini söyler ve bu konuda bazı esaslı ilkeler ortaya atar: “Zararlardan sakınmak için bütün ev ve barınakların etrafını sur ve duvarlarla çevirmeli, şehir aşılması ve çıkılması zor olan bir dağın tepesinde bina edilmeli veyahut şehir kurulacak yerin etrafı deniz ve ırmakla çevrilmiş olup şehre ancak köprüden veyahut kemerli köprüden geçilerek girilmelidir. Bu takdirde diişmanın şehre saldırması zorlaşır, korunmak kudreti kat kat artar, kale ve istihkâmların mukavemeti de o nispette fazlalaşır. Şehri kurarken riayet edilmesi gereken cihetlerden biri de, şehrin sağlık durumudur; şehrin havasının hoşluğu ve sağlığa tesiri göz önünde tutulmalıdır. Çünkü şehir havası durgun yahut hastalıklı ve zararlı olan sular veyahut pis kokulu su yatakları ve rutubetli ve pis çayırlıklar yanında kurulursa, o şehirde yaşayan insan ve hayvanlar çarçabuk hastalığa tutulmaya mahkûmdurlar.”3 Haldun’un bu konuda ileri sürdüğü diğer koşulları maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Kent, yeni kurulurken ya bir ırmağın yanında kurulmalı ya da kentin çevresinde tatlı su kaynakları veya çeşmeler olmalıdır.

2. Kent halkı, daha tarım ve hayvancılıktan tam olarak kurtulamadığı için kent halkının hayvanlarını otlatması için elverişli çayırlık ve otlaklıklar bulunan yerlerde kent kurulmalıdır.

3. Kentin etrafında tarım için elverişli ve verimli topraklar bulunmalıdır.

4. Kentin kuruluşu ve kentsel yaşam için elzem olan yakıt ve yapı malzemeleri de kentten çok uzaklarda olmamalıdır.

5. Kentin ırmak ve deniz kenarında kurulması, ulaşım ve nakliyat sorununu da çözecektir.

Araplar, İslamiyet’in ilk çağında Irak’ta ve Kuzey Afrika’da kentler kurarken bu şartlara uymamışlardır. Bu yüzden Müslümanların kurduğu şehirler, çabucak yıkılmağa yüz tutmuşlardır. Afrika’daki Kayrevan şehri gibi, Basra, Kufe ve benzeri şehirlerde bu cümleden sayılabilir.

İbn Haldun’un kentlerin kuruluşu ve devamlılığı açısından, savunmadan sağlığa, ekonomiden ulaşıma kadar birçok alanda ileri sürdüğü eleştirel ve normatif ilkeler, bu konuda oldukça gelişmiş teoriler ortaya atan modern kent bilimcilerinin ve kent sosyologlarının hatırlatmaktadır. Bu bakımdan o, modern kent sosyolojisinde eleştirel-normatif teorisyenlerin öncüsü sayılabilir.

5. İSLAM TOPLUMUNDA KENTLEŞME

İbn Haldun’a göre İslam toplumları, diğer toplumlara kıyasla daha az sayıda yapı ve büyük binalar kurmuşlardır. Bunun başlıca nedenini, İbn Haldun, tıpkı Kuzey Afrika’da yaşayan Berberiler gibi Arapların da göçebe bir yaşam sürmesinde bulmaktadır. Bunun yanında Araplar, ele geçirmiş oldukları ülkelerde, yerleşik yaşamın bir neticesi olarak şehirler kurmak ve şehirsel yaşam tarzı oluşturacak düzeyde uzun bir müddet egemenlik sürmemişlerdir. Dahası ele geçirdikleri ülkelerde, mevcut yapılar ve şehirler yeterli olduğu için yenilerini yapmaya gerek duymamışlardır. İbn Haldun, kendi çağında da Kuzey Afrika’da kentleşmenin ileri düzeyde olmadığını görmüş ve bunu, yine yukarıda beyan ettiğimiz iki faktöre bağlamıştır. Bu bölgede halk, yerleşik hayata geçebilecek kadar artı ürün üretemediklerinden çadırlarda oturmak zorunda kalmışlardır. Yine bu bölgede hüküm süren Araplar ve Franklar fazla bir zaman kalmamışlardır. Son olarak İbn Haldun, Müslümanların yapılar ve şehirler konusunda ileri gitmekten alıkoyan bir faktör olarak İslam’ın normatif özelliğine de dikkat çekmektedir. İslam, başlangıçta Müslümanları yapılar konusunda ileri gitmekten, amaçsız ve gayesiz büyük ve yüksek binalar yapmaktan, gereksiz ve israf kabilinden olan nesnelerden alıkoymuştur. Ne zaman ki Müslümanlar, diğer halklar ve kültürlerle ilişkiye geçtiler, işte o zaman onları yapılar ve sanatlar konusunda taklit etmeye başlamışlardır. Müslümanlar, özellikle Fars ve Bizans dünyasından kültürel olarak etkilenmişlerdir. Ancak bu kültürel etkileşim bile, Müslüman halkları diğerleri kadar (Fars, Kıpti, Rum, Semud vs.) yapılar kurma ve şehirler oluşturma konusunda ileriye götürmemiştir. Çünkü din, sade ve basit bir yaşamı öğretmekte; insanların hiç ölmeyecekmiş gibi yeryüzünde gösterişli ve yüksek binalar kurmasına müsaade etmemiştir.

İbn Haldun, Müslümanların (Arapların) kentler kurarken dikkat edilmesi gereken koşullara uymadığı konusunda oldukça genellemecidir. İbn Haldun’unun eleştirisi genel olarak kabul edilemez. Müslümanlar Kufe’nin kuruluşunda hava ve iklim koşullarını, Fustat’ın kuruluşunda ise, doğal, ekonomik ve siyasal amaçları gözeterek hareket etmişlerdir.4

6. ÇEVRE-MERKEZ İLİŞKİSİ

İbn Haldun, kendi çağında değişik bölge ve kentler arasındaki gelişme farklılıklarını ve merkez-çevre arasındaki ilişkileri çok iyi anlamış ve bunu açıklamaya çalışmıştır. Ona göre çeşitli bölge ve kentler arasındaki gelişme farklılıkları, üretim kapasitesiyle ilgilidir. Artı ürün elde edebilen bölge ve kentler, ticaret yoluyla kazanç sağlamakta ve buna paralel olarak refah, bolluk ve güç de artmaktadır. İbn Haldun, kendi döneminde nüfus, üretim ve bayındırlık bakımından doğu şehirleri ve bölgelerinin (Mısır, Şam, Acem Irak’ı, Hint, Çin, kuzeyde ve Akdeniz’in öbür tarafındaki ülkeleri) daha fazla gelişmiş olduğuna belirtmektedir. Merkez ve çevre bölgeler arasındaki ilişkileri ise şöyle betimlemektedir: Kentler, devlet merkezinden uzaklaştıkça devletin feyzinden istifade etmeleri azalır, yakınlaştıkça ise çoğalır. Gelişme farklılıkları, bölgeler arasında göçleri tetikleyen en önemli nedendir. Ancak göçebelerin gereksinimleri, medeni yaşam düzeyinin altında olduğu için kent yaşamına ayak uyduramayacaklarından korkarak çoğunlukla göç etmekten çekinirler. Ancak zengin göçebeler şehirlerin çekiciliğine kapılarak kentlere göç ederler ve orada yaşarlar. Çünkü bunlar, yerleşmek için ihtiyaç fazlasına sahip olduklarından, onlar için yerleşmek zorunlu ve doğal bir hale gelmiştir. Bölgeler arası göçün ekonomik ve nesnel temelde bir açıklamasını yapan Haldun, kentlere sadece zengin göçebelerin değil, aynı zamanda yoksul kitlelerin de akın ettiğini belirtmektedir. “Mısır’ın bolluk, refah, servet ve zenginliği hakkında şaşılacak haberler işitiyoruz. Bu haberler yayıldıgı için Batı Afrika ahalisinin birçok yoksulları Mısır’a göç etmektedir. Yoksulların göç etmeleri Mısır ahalisinin diğer ülkelere nispetle daha ziyade bolluk ve refah içinde yaşadığını ve servetinin bolluğunu işitmelerinden ileri gelmektedir.”5 İbn Haldun, gerek göç olgusunun nedenlerini gerekse kentleşmenin niteliklerini açıklarken, tıpkı 20. yüzyıl bilim adamları gibi konuşmaktadır. O, gelişme ve kalkınma konusunda avamın ve sahte bilim adamlarının (örneğin müneccimlerin) çocuksu açıklamalarını kıyasıya eleştirmektedir. “Müneccimler bu hali gördüklerinde, Doğu ahalisinde servet, mal ve nimetlerin bolluğunu ve ahalisinin bolluk ve refah içinde yaşamasını görülmedik, taaccüp edilecek bir hal telakki edip bunu yıldızların Doğuluların doğumlarının uğurluluğuna tesirleri ve yıldızların bağışlarından hisseleri batı ahalisine nispetle daha büyük ve yıldızları parlak ve uğurlu olduğuna hamlettiler…. Hakiki sebep ise cemiyetlerin bir araya toplanarak vücuda getirdikleri bayındırlığın yüksek ölçüde olmasıyla beraber, çok çalışmakla çok kazanç elde edilmesidir. Doğu da servet çokluğunun ve refahın asıl sebebi işte budur.”6 Haldun, sadece kent ve bölgeler arasında gelişme düzeylerinin farklılığına değil, kentlerde yaşayan halkın farklı kesimleri arasındaki yaşam seviyesindeki farklılıklara işaret etmektedir: “Bayındırlık ve istihsal (üretim K.C.) cihetinden farklı olan…. şehir ve bölgenin aynı sınıf ve zümreden olanların hayat seviyesi de birbirinden farklı olur. Kadısının hayat seviyesi, öteki şehir ve bölgenin kadısından, tacirinin tacirinden, ustanınki ustasından ve tebaasınınki ötekisinin tebaasından, emirininki emirinden, jandarmasınınki jandarmasından ve her sınıfın hayat seviyesi bayındırlık ve istihsal cihetinden kendisinden yüksek olan bölge ve şehirde yaşayanların hayat seviyesinden dun (aşağı K.C.) derecede olur.”7

7. KENT EKONOMİSİ

Kent ekonomisinin temeli, sanayi, hüner ve sanattır. Kent ha1kı yaşamak için zorunlu birincil nesneleri elde etmiş olduklarından ikinci derecede ihtiyaçların tatminine yönelirler. Çok bayındır olan kent ve yörelerde sanayi ile üretilen maddelerin fiyatları ve sanayide çalıştırılan işçilerin ücretleri yüksek olur. Haldun, bunun üç nedenini şöylece sıralamaktadır. ı) Kentlerde üretim ve buna koşut olarak bolluk ve refah yüksek olduğu için sanayi ürünlerine ve bunları üreten işçi ve ustalara talep artar. Talebin artması ise işçi ücretlerini sanayi ürünlerinin maliyetlerine etki etmesiyle yükseltir. 2) Kentte yaşam kolaylaştığı için işçi ve ustaların başkalarının hizmetinde çalışma eğilimleri azalır ve bu durum yeniden emek arzını düşürdüğü için emeğe olan talep yükselir. 3) İşgücünün sunumunun az olması, rekabet yaratacağından en fazla ücreti sunan sanayi sektörü işgücünü kapatır. Diğerleri ise işgücünü kendilerine çekmek için yeniden ücretleri artırmak zorunda kalırlar. Böylece ücret ve fiyatlar yükselir gider. Haldun, kentlerde fiyatların artmasının bir başka nedeni olarak vergileri gösterir. Hükümet, kentlerde bürokrasi ve kamu giderlerini karşılamak için vergi koymaktadır. Endülüs örneğinde oldugu gibi, fiyatları artıran faktörlerden biri de, tarımda toprakları verimli hale getirmek için kullanılan girdilerdir. Bu girdilerin başında gübre ve sulama için yapılan masraflar gelir. Görüldüğü gibi İbn Haldun, kent ekonomisinin işleyişini klasik iktisatçılar gibi arz ve talep yasaları çerçevesinde açıklamaktadır. Bu bakımdan Haldun’u klasik iktisat biliminin kurucuları arasında saymak pek yanlış olmayacaktır.

İbn Haldun, nüfus yükselmesinin ve azalmasının da ekonomik yaşam üzerindeki etkilerini analiz etmiştir. “Nüfusu az olan küçük şehir ve kasabalara gelince, iş ve kazanç az oldugu için, yiyecek maddeleri de o nispette az olur. Şehirleri küçük ve istihsali az olduğu için bunlar yiyecek maddeleri bulunamayacağından korkarlar. Bundan dolayı ele geçirdikleri mahsulleri saklar, gerekeceği zaman için biriktirirler. Bunun bir sonucu olarak bu küçük şehir ve kasabalarda, bu maddeleri bulmak zorlaşır, temin etmek isteyenler, ancak yüksek fiyatlarla satın alabilirler. İkinci derecedeki ihtiyaçlardan ve refahlı hayatın ihtiyaçlarından sayılan maddelere gelince, bu küçük şehirlerde kazançlar ve nüfus az oldugu için, ahalisi bu gibi nesneleri aramaz, satın alan olmadığı için bu gibi maddeler ucuz olur.”8

8. KENTSEL REFAH VE ÇÜRÜME

Yerleşik ve medeni yaşamın zamanla refah ve ihtiyaçlar hususunda tavrı son haddine varır ve “Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayri meşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur. Fikirler bunu düşünmekle meşgul olur, bunun vasıta ve hilelerini arar. Bunun bir sonucu olarak yalancılık, kumar, aldatma, hırsızlık, yalandan and içme ve ihtikâr hüküm sürer.”9 “Yerleşik ve tekellüflü hayatın bozuk ve kötü olan hallerinden biri de, şehvetlere dalmak ve şehvet düşkünü olmaktır. Bu düşkünlük de bolluğun ve refahın tabilerindendir. Refah ve bolluğun tesiriyle insan her türlü lezzetli yemekler yemeyi arzu eder. Bu yemeklerin tesiriyle zina ve lutilik (eşcinsellik K.C.) gibi bir takım ahlaksızlıklar yayılır. Bunların her ikisi de zararlıdır.”10 Görüldüğü İbn Haldun, kentsel refah ve bolluk ile birlikte artan tüketimi her türlü olumsuzluk ve kötülüklerin nedeni olarak ilan etmekte ve bunu Mukaddime de uzun uzadıya anlatmaktadır. Haldun, refah toplumunu ve sorunlarını anlatırken, tıpkı 19. ve 20. yüzyılın kötümser düşünür, yazar ve bilim adamları gibi, kentsel yaşamı olumsuz yargılamaktadır. Yine onun refah toplumuna ilişkin analizlerini okurken, modern okuyucu çağdaş refah ve tüketim toplumlarının eleştirel bir analizini okur gibi olmaktadır. Haldun, refah ve tüketim toplumlarının sonu konusunda oldukça kesin yargı sahibidir. Kanaatlerini desteklemek üzere Kuran’dan şu ayeti nakletmektedir: “Bir şehir ve bölgeyi helak etmek istediğimizde biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına kötülüklerden sakınmayı emrederiz, onlar bizim buyruğumuzun tersine olarak fasık kesilirler ve bununla cezaya çarpılmağa müstahak olurlar. Biz artık o şehir ve bölgeyi yer ile düz bir hale getiririz.” (17:17).

İbn Haldun’u kentsel yaşam hakkında böylesine kötümser düşünmeye sevk eden nedir?

Bizce bu soru, modern kent yaşamı söz konusu oldugunda da üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Acaba kent yaşamı, her zaman beraberinde çözülme ve çürümeyi getirmek zorunda mıdır? Bizce İbn Haldun’u kötümser kılan tek faktör, onun belirli bir tarih kesitinde ve belirli toplumlar üzerindeki yaptığı gözlem ve değerlendirmeleri değildir. Onun düşüncesinde çok daha derinden işleyen bir düşünce tarzı var ki bu, aynı zamanda onun tarih felsefesini ve sosyolojisini de üzerinde temellendirdiği bir paradigmadır. Haldun’a göre biyolojik ve hatta tüm doğal varlıklar gibi, toplumlar da doğar, gelişir, yaşlanır ve nihayet ölürler. Demek ki, Haldun’a göre tarih, toplum ve devlet de dâhil olmak üzere her türlü toplumsal olgunun temelinde “çevrimsel yasalar” yatmaktadır. Temel paradigma bu olunca, doğal olarak ileri kentsel yaşamı da bir son beklemektedir. İbn Haldun, bu temel felsefe ilgili düşünceler Mukaddime’de de zaman zaman yer vermektedir. Şu aşağıdaki sözler, onun düşünce dünyasını biçimlendiren bu paradigmayı açıkça özetlemektedir: “Sen bunu iyi anla. Yerleşik, medeni ve tekellüflü hayat tekâmülünün son haddini bulduktan sonra, diğer varlık ve tabii ömürler gibi devlet ve kavimlerde de ihtiyarlama çağının başlayacağına dikkat et.”11 İbn Haldun, gözlemlediği olguları ve elde ettiği verileri, hep bu paradigma çerçevesinde yorumlamakta ve sistemleştirmektedir. Toplumsal olgular ile biyolojik organizmalar arasında analojiler kuran bu yaklaşım, Batı sosyolojisinde de popüler bir yaklaşım olmuştur. Spencer ve Comte gibi sosyologlar evrimci düşüncelerini düzenli olarak işleyen yasalara dayandırmışlardır. Ancak İbn Haldun ile modern sosyal bilimcilerin ve düşünürlerin düşünce biçimlerinde temel bir fark bulunmaktadır. İbn Haldun, onlar gibi ilerlemeci değildir. İkinciler, tarih ve toplumun sürekli bir ilerleme içinde olduğunu savunurlar. Ortak yönleri, sosyal olayları açıklamada determinist bir anlayışı temsil etmeleridir. Her iki yaklaşımda (determinist ve ilerlemeci anlayışlar) çağdaş sosyolojide tartışmalı bir duruma gelmiş olup bugünkü düşünürler ve sosyal bilimciler toplumsal bilimlerin fizik, biyoloji ve kimya gibi, dogal bilimlerle aynı kategoride ele alınamayacağını düşünmektedirler.

KADİR CANATAN

1 Mukaddime, C.1. Sh. 310, Çev. Zakir Kadiri Ugan, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1986.

2 A.g.e., C.1., Sh. 319.

3 A.g.e., C.II., Sh. 234-235.

4 İslam Tarihi, Prof. Dr. H. İbrahim Hasan, C.2., Sh. 233-235, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1987.

5 Mukaddime, C.II., Sh. 273, Çev. Zakir Kadiri Ugan, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1986.

6 A.g.e., C.II., Sh. 283.

7 A.g.e., C.II., Sh. 270-271.

8 A.g.e., C.II., Sh. 277-278.

9 A.g.e., C.II., Sh. 299.

10 A.g.e., C.II., Sh. 301-302.

11 A.g.e., C.II., Sh. 302.

Hece Dergisi


Yanıt

  1. emeginize saglık


Cevap bırak

Sizin cevabınız:

Kategoriler