İslam Şehrinin Doğuşu

M.GÜL/İSLAM ŞEHRİNİN DOĞUŞU
İnsanoğlu, tarihi süreç içerisinde sosyal, ekonomik, askerî vb. birtakım faktörlerin saikiyle yerleşik hayata geçmiş ve bu yerleşim merkezlerinin gelişmesiyle de şehirler doğmuştur. Tarihte bilinen ilk yerleşim alanları Suriye, Filistin, Mısır ve Mezopotamya’da MÖ:5000-4700 yılları arasında gerçekleşmiştir. Şehirleşme ise MÖ: 4400 yıllarından itibaren başlamıştır. Ancak ilk yerleşimlerin tarihi MÖ:7000 yıllarına kadar da çıkarılmaktadır

islâmiyet, kısa bir süre içerisinde Arap Yarımadası’ndan çıkarak Suriye, Filistin, Mısır ve Mezopotamya’ya hakim olmuştur. Islâmiyetin bu geniş coğrafyalardaki süratli yayılmasının tamamlanmasının hemen arkasından, hızlı bir şekilde yerleşik hayata intibak ve gelişen bir şehirleşme hadisesine şahit oluyoruz. Bu büyük şehirleşme hadisesinin temelinde her ne kadar islâm dinî ve o dönemdeki askerî, sosyal ve ekonomik şartlar rol oynamışsa da, islâmiyet öncesi antik Yunan, Roma, Bizans ve Sasani şehirciliğinin mirasını ve etkisini gözardı etmemek lazımdır. Bunu özellikle Müslümanların yeni kurdukları şehirlerin hemen yanında fethedilen şehirlerde görmek daha kolaydır. Çünkü müslümanların fetih anlayışı tarihi şehirlerin yapısını hiçbir zaman bozmamıştır. Yine de ister fetihle alınmış antik şehirler olsun, isterse müslümanların yeni kurduğu şehirler olsun Islâmiyetin getirdiği anlayış ve biçim bir islâm Şehri fikrinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam şehri üzerindeki tartışmalar, Max Weber’in Avrupa’da ticareti, kale ve surları, pazarı, belirli bir özerkliğe sahip olan mahkemesi ve kısmi bir özerklikle sınırlanan siyasal yapısı ile temelde politik ve ekonomik unsurların ortaya çıkardığı “Batı kenti” tanımlaması ile başlamıştır denebilir. Her ne kadar Weber, Şarkta kendi içinde bir bütün olarak şehrin tam anlamı ile oluşmadığını söylerse de, bugüne kadar gelen tartışmalar bir İslam Şehri gerçeğinin, antik çağlardan kalan bir miras ile İslam medeniyeti içerisinde oluştuğunu ortaya koymaktadır. Birçok islâm tarihçisi ve gözlemcisi Islâmi mesaj ile onun ilk olarak yayıldığı yerin coğrafi özellikleri arasındaki şaşırtıcı zıtlığa dikkat çekmişlerdir

Esasta göçebe ya da yarı göçebelerin yaşadığı Arabistan’da İslâmiyet ile birlikte hızla gelişen bir şehirleşme hadisesi oldukça dikkat çekicidir. Peki bu antik şehirlerin bulunduğu coğrafya üzerinde adeta onları gölgede bırakacak bu baş döndürücü şehirleşmenin temelinde hangi sebepler yatmaktadır? Bu sorunun cevapları aynı zamanda İslâm şehrinin de tanımını oluşturacaktır. Bu şehirleşmenin başlangıcı için Arapların arka planına da bakmak lazımdır. Araplar, Kuzey Arabistan’da yerleşik hayat (şehir hayatı) ile tanıştılar. Hz. Muhammed’in (SAV) doğduğu ve peygamberliğini ilan ettiği Mekke şehri, Arap Yarımadası’nda kervan ticaretinin kesişme noktasındaydı. Burada bulunan Kabe aynı zamanda ticaret hacmini canlandıran dinî bir merkez özelliğine sahipti. Hz. Muhammed’den önce de Mekke ortaçağ şehirlerinin birçok özelliğine sahipti. O, halkı gerçek bir tüccar olan bir ticaret merkeziydi. Ancak bu büyük hadisenin izahını sadece bu bağlantı ile izah etmek mümkün değildir. Islâm şehrinin oluşumu için eğer bir başlangıç yapılacaksa, ya da bir model aranacaksa, bunu Hz. Muhammed’in 622′de Mekke’den Medine’ye göçü ile başlayan ve on yıllık bir süre içerisinde Medine Şehri’nin aldığı hüviyet ile başlatmak mümkün görülebilir. Böylece ilk müslüman şehirlerinin kurucularına ilham veren ve yüzyıllar boyunca müslüman kanun adamlarına ve idarecilerine örnek olan Medine, İslâm şehirciliği için bir model teşkil edebilir.

Müslümanların Arap Yarımadası’nm hemen dışında fethettikleri ya da yeni kurdukları şehirler hangi şartlarda ve hangi kültüre ait olursa olsun zamanla kendiliğinden Medine şehir modeline benzemiştir. Bu mealde kurulan ilk şehirler, çölün kenarında, Basra’dan bir yay şeklinde Mısır’a kadar uzanan çizgi üzerinde öncelikli olarak askerî bir üs olarak kuruldular. Bu askerî kamplar hızlı bir harekete karşı her an hazır olabilmek için fetheden insanların kabile kuvvetleri ile iskân edildi

Böylece Arap toplumunun kabile asabiyeti şehirdeki yerini alıyor ve zamanla şehirleşmenin bir göstergesi olan ekonomik ve kültürel faaliyetler dinîn getirdiği vahdaniyet şemsiyesi altında serpilerek gelişiyordu. Şehirleşme süreci, Islâmi genişlemenin ilk yüzyılında, sadece askerî ve siyasî konuma bağlı değil, fakat aynı zamanda İslâm inancına da bağlıydı, islâmiyet esas yapısı itibariyle Musevilik gibi bir şehir dinîdir. Kur’an’ın umumi bakışı anti-kabilevidir ve şehirleşme yönündedir. Onun terminolojisi açıkça şehir hayatını ve İslâm’ın yayıldığı ticari ortamı yansıtıyor. Zira Hz. Muhammed de Mekkeliler gibi ticarette tanınmış bir kimseydi. Dolayısıyla Kur’an genel olarak göçebeliği değil, vahdaniyet anlayışı içerisinde bir müslüman cemaat organizasyonuna dayanan bir şehir dinîni temsil etmektedir. Herhalde Max Weber’in Avrupa’da ortaçağ şehirlerinin kuruluşunda temel bir rol yüklediği kilise ve Hıristiyanlık karşısında bir şehir dini olan İslamiyetin de belirli bir rol oynamasını beklemek çok tabii olmalıdır. Aşağıda ele alacağımız Islâmiyetin temel kaideleri de bu açıdan şehirleşmeyi öngörmektedir.

Bunlardan birincisi namazdır, islâm şehir hayatının en önemli prensibi olan namaz, cami veya mescitte yapılan bir ibadettir; toplu olarak kılınması teşvik edilmiştir. Namazın kılınabilmesi için gerekli olan bazı şartlar İslâm şehirlerinin yapısını büyük ölçüde etkilemiştir. Bunlar:
a) Abdestin ya da guslün alınmasıyla temizliğin sağlanması,
b) Namazın kılındığı vakite dikkat edilmesi,
c) Yüzün Mekke’ye çevrilmesi,
d) Cuma namazında bütün inananları alabilecek genişlikte bir yerin bulunması ve namazın bir yerleşim merkezinde ya da bu hükümdeki bir yerde kılınma zorunluluğudur.

Ayrıca bayram namazlarının da cemaatle kılınması zaruridir. Görülüyor ki, namaz bir bütün olarak yerleşik hayat tarzını gerektiren ve insanı ona bağımlı hale getirmekle kalmayıp onu oluşturan cemaat için bir mekân ve bu mekânın çevre unsurlarını da (Hamam, çeşme, çarşı vb.) şekillendirmektedir. Ayrıca Cami, sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda müslümanların güncel meselelerinin konuşulduğu bir yer, adeta bir meclis niteliği de taşıyordu.

İkincisi Hac farizasıdır. Müslüman cemaatinin en büyük halkası olarak tezahür eder ve herkesi Mekke ve Medine’yi ziyarete yönlendirir.

Üçüncüsü Oruçtur, İslâm şehirlerinin belki de kendilerini en fazla birlik ruhu içinde hissetikleri aydır. Geceleri toplu kılınan teravih namazları, Kadir Gecesi’nin kutlanması ve fakirlere durumu müsait olanların sadaka vermesi şehir atmosferinin en yoğun olduğu hadiseyi göstermektedir.

Dördüncü olarak zekat, cemaat hayatının temel direklerinden biridir ve insanları yerleşik hayat içerisinde cemaat ruhu ile biribirine bağlayan en önemli unsurdur. Ayrıca bu inanç üzerine bina olan vakıf sistemi ve kurumlaşması islâm şehirlerinin en önemli hususiyetini teşkil etmektedir.

Şehre asıl fiziki-topografik özelliklerini veren vakıf-imaret sistemi, esasen dini bir faaliyeti ve şehri, kişinin tam bir islami hayat sürebilmesini mümkün kılacak şekilde düzenlemeyi amaçlıyordu. Bu temel esaslar göstermektedir ki, islâmiyet bir şehir dinîdir, göçebeliği ve kabileciliği reddetmektedir. Kur’an’da da
bedevilik, olumsuzluğu ifade etmektedir. Hz. Muhammed, Hendek savaşından beri bedevileri kapsamaya ve onları topluma kazandırmaya çalışıyordu. Ancak istenilen başarı bedevilerin direnişlerinden dolayı sağlanamamış ve bundan dolayı onlarla olan bütün bağ koparılmıştır.

İslam Hz. Muhammed’den sonra da sahraya karşı şehiri korumuştur. Hz. Ömer, yedi bölgeyi şehir haline getirdikten sonra, fukahanın sahranın aleyhine olmak üzere şehir ve yerleşim bölgelerinin büyütülmesi planlarını destekleyen cemaat ve Cuma namazlarının anlamı konusundaki tetkikleri İslamiyetin bakış açısını göstermesi bakımından önemlidir. Zaten islâm tarihinde görülen Haricilik, Şiilik, Vahabilik ve hatta Türk tarihinde Büyük Selçuklular devrindeki Oğuz isyanı ile daha sonra oluşan ve göçebe karekteri hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek olan Alevi-Bektaşi kültürü, göçebeliğin şehirleşmeye, medenileşmeye bir tepkisi olarak ortaya çıkmamış mıydı? Göçebe ruhu İslamiyetin getirdiği şehirleşme-medenileşme anlayışını kaldıramadığı zaman her yerde kendisini ifade edecek bir kimlik de bulabilmiştir. Şehirleşmeye doğru eğilimleri hızlandıran faktörler IX. ve X. yüzyıllarda yoğunlaşmıştır. Bunda Abbasiler devrinde fetihlerin durması, nüfus artışı ve Arapların yerli nüfus ile kaynaşmasından ortaya çıkan yeni zümreler etkili oldu.

Bu gelişme evresi içerisinde islâm şehrini şekillendiren unsurlardan biri de islâmiyet öncesi Arap toplumunun kabile organizasyonudur. Fethedilen yerlere yerleşen ilk kabileler daha sonraki Arap göçlerinde mensup oldukları kabileler için bir çekim merkezi oluşturmuşlardır. Orada kabileler düzenli ve sağlam bağlarla biribirine bağlı ayrı mahalleler oluşturdular. Her mahalle, kendi binaları, bahçe kapıları, gece bekçisi, su kaynakları ve çarşısı ile idâri ünitenin bir çeşidinî oluşturuyordu. Hara adı verilen bu mahalleler her biri birer şehir yapısında olup, islâm şehirciliğinde alt kültür unsurlarının (dinî, etnik, kabile vb. ) bir dayanışmasının yansıması olarak görülmektedir. Bu, Bağdat gibi büyük islâm şehirlerinde Medain olarak adlandırılan bir şehirler grubu şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Mahalle cemaatı arasında seçilen imam, şeyh veya kethüdanın idaresinde özerk bir ünite olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bütün kabilevî ve etnik farklılıklara rağmen, şehrin bütün mahallelerini birleştiren bir unsur olarak, Cuma namazı için büyük bir cami vardır. Her mahalle kendi camisine sahip olmasına rağmen bunlar büyük caminin yerini tutmuyordu. Cuma camii, sadece ibadet için değil toplumsal faaliyetler için de şehrin bütün sakinlerinin toplanma yeridir. Böylece o şehrin tamamını daha yüksek bir ünitede birleştiriyordu. Caminin maddi, manevi, idari, sosyal vb. yönleriyle kentsel ağırlıklı bir niteliğe sahip olduğu artık genel kabul olarak ortadadır. islâm şehirlerinin belki de en önemli karakteristiğini, Cuma camiinin yanında tüccar ve zanaatkarların dükkanlarının yer aldığı, Suk ya da Bazar’in bulunması teşkil ediyordu, islâm coğrafyacısı Yakut da, bir şehir için vazgeçilmez iki unsurun merkezdeki cami ve onun yanındaki pazar yerinin (Suk) olduğunu söyler Ancak islâm şehirlerinin temel kurumlarının önemli üçüncü ayağını bu iki kurumun hemen yanıbaşında onu tamamlayan Hamam teşkil etmektedir . Başlangıçta bu Suklar açık bir alanda yapılırken Hişam b. Abdülmelik devrinden itibaren kapalı yapılarda (Han, Kervansaray şeklinde) oluşturulmaya başlanmıştır.

Bu çarşılar kendi içerisinde bir branşlaşmaya gitmişlerdir ve her meslek ana caddeye açılan bir sokakta bulunuyordu, islâm şehirlerinde maddesi ve manasıyla cami, çarşı ve hamam hep yan yanadır. Tıpkı fıkıh eserlerinin ibadet babının umumiyetle teharet kitabıyla, muamelat babının ise alış veriş kitabıyla başlaması gibi bir bütünlük arzetmektedir. Şehrin bütün ekonomik faaliyetleri esnaf birliği (Lonca) sistemi içinde merkezileşmiştir. Bu esnaf örgütleri tasavvuf! bir muhteva ile ve yerli milis örgütlenmesinin resmî dareci kesime bir tepkisi şeklinde başlamıştır ve bu yapısı ile kısmi bir özerkliği yansıtıyordu. Genel olarak
bir islam şehrinde vali, kadı, şeyhler, müftüler, muhtesip, sahibu’ş-şurta gibi görevliler bulunuyordu. Kısaca İslâm çadırda doğmadı, o bedevi hayatın hemen yanında şehir atmosferinde doğdu. İspanya’dan Türkistan’a kadar geniş bir coğrafyadaki İslam şehirleri, yapıları ve çeşitli işlevlerinin birbiri ile ilişkisi bakımından büyük farklılıklar gösterir; ancak paylaştıkları tarihi ve kültürel miras, bütün İslam kent yerleşimlerini birleştiren bir benzerlik yaratmıştır.

Bu ortak paydanın oluşmasında bir din olarak İslamiyet önemli rol oynamıştır.Öyle ki islâm için şehir inancın Kalesi oldu. ilk fatihlerin politik ve askerî maksatları zamanla dinî muhteva içrisinde kayboldu. Fethedilen şehirler de buna paralel olarak bir Islâmileşme evrimi geçirdiler. Böylece islâm dünyasının şehir tipleri bulundukları bölgelerin tarihi, coğrafi ve kültürel miraslarının izleri ile birlikte ortaya çıktılar.

Yard. Doç. Dr. Muammer GÜL

Yanıt

  1. bu yazı için teşekkürler … bunu yaşatmak bizim elimizde

  2. Gerçekten çok güzel bir yazı, ben bu yazıyı ingilizceye cevirip aynen yazarıyla birlikde üniversiteye sunmak istiyorum. Timisoara üniversitesine.

  3. yazınız için çok tesekkur ederım. gercekten bu konuda ck aydınlatıcı bılgıler vermıssınız. çalısmalarınızn devamını dilerimm…


Cevap bırak

Sizin cevabınız: